Columbıa Günlüğüm

Columbia Günlüğü, 2.Gün, 28 Nisan

28 Nisan 2019, Pazar

Sabah 02:30 da  uyandık, Türkiye saati ile 9:30. Şimdi biraz yarım kalmış işlerimizi tamamladık, internetten gazeteleri okuyup biraz da maillerimizi cevapladık. Bu arada ebebek çalışanları ile start up bir şirkette çalışmak üzerine bir anket formu hazırlamıştım, onu  tamamladım. Bu anketin sonuçlarını bir makaleye  dönüştürmek için anketi şirkete Pazartesi atmayı planlıyorum.  Birkaç kere uyuma denemesi yapmamıza  rağmen  toplam 3,5 saat uyku  ile güne devam ettik. Ardından son kalan maillerimizi  temizleyip kahvaltıya indik. Türkiye’den gelirken yanımızda Eda’ya bir kutu börek getirmiştik. Planımız hafta sonuna kadar odadaki buzdolabında saklamak ve ona teslim etmekti. Ancak odamızda  mini bar bile olmadığını görünce elimizdeki kutuyu aşağıda kahvaltı mekanının dolabında saklayıp saklayamayacağımızı  sorduk. Misafir ilişkilerindeki genç arkadaş bunun üzerine  odamıza  portatif bir mini bar gönderdi ve sorunumuz çözülmüş oldu.  Okulumuz burada kalacağımız odaları ayarlarken tek kişi kalmak isteyenlerden otelin fahiş bir fark istediğini  belirtmişti, sadece bu yüzden değil aynı zamanda yalnız kalmanın can sıkıcı olacağını da düşünerek iki kişilik oda tercih etmiştik. İyi ki de öyle yapmışız zira çift kişi kalanların odası  tek kişi kalanların odasından tam üç kat daha büyük.  Bu sayede 14 günümüz  daha konforlu geçecek gibi gözüküyor.

Otelimiz çok eski bir binanın restorasyonu ile dönüştürülmüş gibi duruyor, oldukça büyük bir bina. 200 oda civarında bir kapasitesi olduğunu tahmin ediyorum. İlginç bir kahvaltı modelleri var, kahvaltı fişinizi gösterdiğinizde size kahve bardağınızın da olduğu bir tepsi veriyorlar. Buralarda kahve olmadan güne başlayamayan insanlar olduğu için fişinizi gösterdiğinizde size tepsi, kahve bardağı ve portakal suyu veriyorlar. Bunları almadan da açık büfeden yararlanabilirsiniz  ancak kahve bardağı olmadan (bu arada karton bardak) kahvaltıya başlanmıyor anlayacağınız. Karnımızı bir güzel doyurup Central Park’a yürüyüşe  çıktık.  Girişte  bisiklete binmek için Dominikli bir  genç ile pazarlık yaptık, kişi başı saati 15 usd olan bisikletlerin iki tanesine bir saat için 10 USD teklif ettik. Biraz daha emek verseydik  kabul edilebilirdi, kısmet başka güne diyerek  yürüyüşümüzü tamamladık.  Parkta okuldan arkadaşlarımızla karşılaştık,  kuş cıvıltıları ve koşuşturan  sincapları da unutmamamız lazım. Amerika’da bir çok mekanda bulundum lakin burası özel bir mekan.  Devasa gökdelenlerin tam ortasında yer edinmiş olan yemyeşil bir cennet Central Park; irili ufaklı gölleri çeşit çeşit ağaç türlerini ve pek çok canlıyı içinde barındırıyor ve tabii sincapların buraya çok yakıştığını söyleyebilirim.   Ardından perakende  keşfi için  konakladığımız yere 200 metre mesafedeki Amazon’un birkaç yıl önce satın aldığı WholeFoods isimli markete girip incelemelerde bulunarak otelimize dönüş yaptık. Bu market özellikle sağlıklı gıdalar satmayı kendisine model edinmiş bir konsepte sahip.Mesela Whole Foods Coca-Cola ve Pepsi satmıyor. Birçok organik gıdayı aynı anda alabilirsiniz. (Aşağıda böyle bir cümle var bence bundan da feragat edilebilir) Fiyat seviyesi normalden daha yüksek. Türkiye’deki Macro Center marketlere benziyor. Aklınıza gelebilecek pek çok yiyeceği açık büfeden alabiliyorsunuz. Yaklaşık 600 gramın 10 usd olduğu bir fiyatlama ile kağıt kutuların içine aldığınız, hemen tüketilmeye hazır sebzeden, basit yemeklere kadar ne alırsanız bu fiyat mantığı ile hızlı bir şekilde karnınızı doyurmak mümkün. İçinde küçük bir bar dahi var. Aslında bir e-ticaret perakendecisinin bu işi yapıyor olması başkaları tarafından garip karşılanabilir ancak biz 2003 yılında ilk 50 metrekarelik mağazamızı açtığımız günden bu yana yıllardır perakendede online ve offline yapının kardeşliğine, sinerjisine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Markette dolaşırken bazı görevliler  internetten gelmiş olan siparişlerin teslimatı için ürün topluyorlardı.  Ufak bir alışveriş yaptıktan sonra ödeme için kasa noktasına geldik, numaratörlü ve  üç renkten oluşan ilginç bir sıra sistemi  var. Daha küçük bir alanda  daha fazla kişiye hızlı şekilde hizmet edebilmek üzere tasarlanmış gözüküyor.  Sonra otelimize döndük ve marketten satın aldığımız suları odamıza bıraktıktan sonra gruplar halinde Jersey Garden AVM’ye doğru yola çıktık.  Sağ olsun bu eğitim seyahatimizin organizatörü Sabancı Üniversitesi her şeyi düşünmüş, dün geldiğimizde odalarımıza çıkarken bize verilen zarfların içinde 2 haftalık sınırsız şehir içi ulaşım kartı koymuşlar. Metro ve otobüs kullanarak 45 dk içinde gideceğimiz mekana ulaştık. New York metrosunun dünyanın en eski ve şehir içinde en yaygın metro istasyonlarından birisi olduğunu öğrendim. Numara ile ayrılmış birbirini kesen caddeler üzerine kurulu bu şehirde aslında çok güzel bir düzen var. Bu sayede metro kullanımı da çok verimli ve kolay hale geliyor. Metroda sürekli yenileme çalışmaları olmasına rağmen ulaşım aksaması yaşanmadan bu renovasyonu yapabiliyorlar. Şehir içindeki otobüs terminali ise çok katlı işlevsel bir dizayna sahip. Katlı olduğu için her kat  ve güzergah, indirme, yolcu alma fonksiyonlarına intizamlı bir şekilde paylaştırılmış. Harem otobüs terminalinin  katlı bir şekilde Kozyatağı’nda olduğunu ve trafiği aksatmayacak bir dağılımı olduğunu hayal ederek bunu anlatmak daha kolay olabilir. Şehirler arası otobüs taşımacılığı Amerika’da yaygın bir şekilde kullanılabiliyor. Ancak otobüslerde orta kapı diye bir bölüm yok, ayrıca biletlerde koltuk numarası da bulunmuyor. Ayrıca gözlemlediğim kadarı ile kısa mesafe sayılabilecek güzergahlarda (30 -90 dakika) gidiş dönüş bilet aldığınızda biletinizde  dönüş saati diye bir ibare de bulunmuyor.  Dönüş saatlerinde sırada bulunan kişiler otobüsü doldurduğunda otobüs hareket ediyor. Ancak otobüs dolmasa da  kalkış saatinde yine  otobüs  kalkıyor. Biz bunları anlatana kadar otobüsümüz Jersey Garden’a ulaştı. Daha önceden buraya 4-5 kez gelmiş birisi olarak akşama kadar bazı arkadaşlarımıza mihmandarlık yaptık. Malum  bizim  Türk’lerde  para bitmez, herkes önce bavul sonra ise içini dolduracak kadar bir şeyler aldı. Ben de klasik kravat takviyesi yaptım kendime.  Öğlenden sonra karnımızı vejeteryan gıdalar ile doyurduk. Yurt dışına  çıktığımda Yahudi cemaatinin Koşer sertifikası veya müslümanların Helal sertifikası bulunmayan gıdaları tercih etmememiz nedeniyle seçimlerimi balık ve sebze üzerine yapmaya özen gösteririm.  AVM’de herkes alışveriş sevdası ile dolaşırken biz ise bir nevi perakende safari turu yaptık. Arkadaşlarımız ürünlerle ilgilenirken biz raf sistemleri, ürün dizaynları, farklı kampanya ve promosyon seçenekleri, sergileme şekilleri gibi  detayları not etmeye ve fotoğraf çekmeye çalıştık. Birkaç tane Türk markası dahi vardı AVM’de. Dönüş vakti gelmişti, akşam üzeri durakta otobüs beklerken sıra tam önümüzdeki gruba geldi ve otobüs doldu ancak önümüzdeki grup 7 kişiydi biz ise 4 kişiydik, ancak otobüste sadece 4 koltuk boş yer kalmış. Grup ayrı binmeyi kabul etmeyince sıra bize geldi ve otobüs bizi alıp onları bir sonraki  saate bıraktı. Sanırım  buna kısmet deniyor.

Akşam otele gelip  biraz dinlendikten sonra oda arkadaşım diğer öğrencilerden bazıları ile yemeğe çıktı ben ise Türkiye’den tanıdığım bir aile dostumuz ile buluştum. Kendisi ile Starbucks’ta 2 saat sohbet ettik. İlginçtir  yanımıza  oturan birisi  çaktırmadan onun resmini çizdi sonra biz de sorduk ve çizdiği resmin fotoğrafını çektik. Bunu niye yaptığını anlamadık, zira para beklentisi olan birisi değildi, sanırım ileri yaşa geldiği için canı sıkılan ve bu şekilde vakit geçiren birisiydi. Starbucks bizi saat 22:00 de  dışarı davet etti ve bu kez caddeye  dizilmiş en az 20 tane spor arabanın  showuna  şahit olduk.  Ardından otele döndüm  ve odama çıkıp 23:00 da uykuya daldım.