Columbıa Günlüğüm, Yazılarım

Columbia Günlüğü, 5.Gün, 1 Mayıs

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Sanırım  bünyemiz alışmış olacak ki bu kez hiç uyanmadan 5,5 saatlik  kesintisiz bir uyku ile   enerji kazandım. Ancak dün fazla yürüyüş ve spor yapmış olmanın sorumluluğu ile bu sabah tekrar parka gitmedim. Üstelik dünden aldığımız bazı ödevlerin  tamamlanması gerekiyordu ve  yine sabah 03:00’e doğru uyanınca verimli şekilde ders çalışabildim ve ödevlerimizi tamamladım. Bugün Türkiye’de 1 Mayıs resmi tatil olduğu için birkaç günlük rapora bakmanın ötesinde yapılacak bir iş yoktu.  Otelin kapısında 3 arkadaşımızla buluşup okulun yolunu tuttuk. Gerçekten bu yaşta okul temposu bana çok eğlenceli  geliyor. İstanbul’da içinde bulunduğumuz yaşamın bir parçası olarak soluduğumuz hava,içtiğimiz su, yediğimiz gıdalar bizim maruz kaldığımız günlük stresle birleşince vucüdumuza  biz farkına varmadan toksin denen zehirli yükler bindiriyormuş. Belirli yeme içme  programları ile bu zehirlerin  atılmasına da detoks deniyor sanırım. Ben de burada memleketten ayrı olarak bir eğitim programını  bir arınma programı niteliğindeki beyin detoksuna benzetmeye başladım. Metro ile 8 duraklık seyahatimizden sonra  okulda kahvaltımızı yaparak sınıfa girdik. Masalarımızda bu kez yeni bir hediye olarak  gün boyu ders işleyeceğimiz Profesör Adam Galinsky’nin “Arkadaş ve Düşman” Kitabı vardı.  Ekip içindeki  kişiler ne zaman arkadaşındır, ne zaman iş birliği yapacağın kişilerdir, ne zaman düşmanındır  ve bu ilişkiyi nasıl dengelersin  konularını içeren bir kitap.

Her gün olduğu gibi dersin başında fakülte direktörü Prof. Low geldi dün öğrendiklerimize dair sorular sorarak önce bizim kendi aramızda 5 dakika düşünüp tartışmamızı istedi ve  sonra kısa farkındalık cümleleri ile konunun üstünden geçti. Daha kaliteli ve verimli bir eğitim süreci geçirmemiz için her sabah bir de anket formu doldurmamızı rica ediyorlar. Belki her gün yazıyorum ama bu eğitim kalitesine ve geri bildirimlere verilen önemin çok hoşuma gittiğini söylemeliyim.

Profesör Galinsky ise ilk dersinde bize liderlerin hem  “Aktörlük” yanlarını hem de “Mimarlık” yanlarını aktarmaya çalıştı. Açıkçası bu konuda  önemli farkındalıklarımız oluştu.

Çok kısaca özetlersek; Liderlerin  Rolleri var ve bunları  sahnede oynamaları gerekiyor. Liderlerin ilk rolü  aktör olmalarıdır.  Gözlemler, değerlendirir ve hareketleri ile davranışlarla  liderlik eder,  bu onların aktörlük yanlarıdır. Diğer taraftan onlar bir tasarımcıdır mimardır, politikalarla, yapıları belirlerler başkalarını motive ederler, etkinleştirirler, bir araya getirirler, başkalarına  ilham verirler ve ideal ortamlar tasarlar diye anlatmaya çalıştı.  Tüm bunların kendi içinde bir hesabı bir dengesi vardır, bu yüzden liderler aynı zamanda mimardır.

Lider, amaca yönelik mesajlarını açık ve anlaşılır iletmeli ve bu mesajların anlaşıldığından ve içselleştirildiğinden emin olana kadar tekrar etmelidir. Tıpkı her sabah bize  dün neler öğrendik alışkanlığının tekrarı gibi.

Ders sırasında hocanın “ MY FATHER BELIVED IN ME” yazısı geçen slaytını Efe’ye gönderdim.  Amerikan basketbol tarihine geçmiş bir insanın duygularını anlatan bu yazı beni küçüklüğüme  götürdü. Babamız her ne kadar bizim  kendi ayaklarımızda durabilmemizi sağlayacak öz güvenimizi  geliştirecek adımlar atmış olsa da açıkçası bana inandığını hissettiğim bir dönemim olmamıştı.  Ancak bundan hiç şikayetçi olmadım hatta bu durumun beni  daima  diri tuttuğunu ifade edebilirim. Bazen hayatımızda tersine motivasyonlar  alabiliyoruz.  Ders arasında bu slaytla ilgili Efe ile  duygusal bir yazışmamız oldu.

Bu arada  günlerdir yazmak aklıma gelmedi lakin benim  ingilizce  seviyem normal  şartlarda bu eğitimi  daha verimli  alabilecek düzeyde  değil maalesef.  Bu yüzden dersi  daha dikkatli dinleyip gerektiğinde  “google translate” uygulamasından  destek alıyorum. Sonra kendime  göre anladıklarımı yazıp ders aralarında ya da fırsat bulduğum anlarda arkadaşlarıma  sorular yönelterek notlarımı daha detaylı şekilde ders günlüğüme kaydediyorum. Akşam ya da bir sonraki sabah ise okulun önceki güne ait işlenen derslerin sunumlarını sisteme yükledikleri alanı ziyaret ederek tuttuğum notların üzerinden geçmeye çalışıyorum. Bu sayede inşaAllah 14 günün sonunda güzel bir özetim olacak gibi görünüyor.

Düne ait bir detayı daha atladığım  aklıma geldi. Öğlen arasında Columbia Üniversitesi ana kampüsünde sınıf olarak özel bir fotoğraf çekildik. Sanırım bu fotoğraf bu eğitimin çok özel bir geleneği ve tabii bizler için de güzel bir hatıra.

Bugün meşhur kırmızı pantolonumu giymiştim,  ders bitiminde herkes hoca ile fotoğraf çekilirken bakışlarında gel seninle de çekilelim imasını görünce pantolonlarımızı  karşılaştırdığımız bir fotoğraf çektirdik. Diğer taraftan okula kravat takarak gelen tek öğrenci  benim. Dün fotoğraf çekimi gününde dahi 3-4 kişi hariç erkeklerden resmi giyinen olmadı.  Bu konuda  kendimi sorguluyorum, zira  yanlış anlaşılmak istemem, ben kravat takmayı  çok seviyorum. Memlekette de tatil günleri hariç beni neredeyse orta okuldan sonra kravatsız hatırlayan olmaz sanırım. Bunu aslında asgari düzeyde de olsa  bulunduğum ortamlara karşı bir saygı unsuru  olarak kabul ediyorum. Bu cümlemden kravat takmayan insanlar saygı göstermiyorlardır anlamı çıkmamalı lakin herkesin bulunduğu ortama ve kendinisine duyduğu saygıyı ifade etme, sergileme  tutum ve davranışı farklı olabilir. Bu yüzden Amerika seyahatimin mesai günleri kravatlı giyim kombinasyonlarını tercih ettim.

Okul çıkışında bu kez yarının ödevleri için kütüphaneye gittik. Ancak bazı arkadaşlarımız  giriş kartlarını almadıkları için onları almadılar, biz de onlardan ayrılmak ayıp olmasın diye bu deneyimi yarına erteledik.   Ve otelimize doğru yola çıktık. Yaklaşık 70 kişiyiz ve hepimizin New York’ta vakit geçirmek ile ilgili farklı seçimleri var. Benimkisi biraz önce yazdığım gibi “beyin detoksu”.  Otele dönünce  biraz ders notlarının üzerinden  geçtim ve günlüğüme hatırlatma notları aldım sonra erkenden uykuya…..

Meşhur kırmızı pantolonumuz 🙂